Home

16 Eylül’de patlak veren fon skandalının ardından geçen süreçte konu tüm yönleriyle tartışıldı. Bazı yorumcular bugünü anlamak için meseleye daha geniş bir perspektiften ve geçmişten gelerek bakmak gerektiğini vurguluyor ki bu görüşe katılıyorum. Yaşananları yalnızca basit bir manipülasyon olarak değerlendirmek oldukça yüzeysel bir bakış olur; nitekim öyle olsaydı, bu derece yüksek bir yatırımcı sayısı ve devasa bir meblağ söz konusu olmazdı.

TEFAS’ın kurulması ve fon piyasasının dönüşümü

Menkul kıymet fonları yaklaşık on yıl öncesine kadar bankaların ve bağlı aracı kurumların neredeyse tekelindeydi. 2015 yılında Türkiye Elektronik Fon Dağıtım Platformu’nun (TEFAS) kurulmasıyla birlikte bu yapı kökten değişti. Yatırımcılar, hesaplarının bulunduğu kurumun sınırlarından çıkarak piyasadaki tüm enstrümanlara kolayca erişebilir hale geldi. Butik portföy yönetim şirketlerinin (PYŞ) kurulması rekabeti artırırken tematik fonların da önünü açtı.

2015’te büyük çoğunluğu A veya B tipi olan yaklaşık 450 fon bulunurken, takip eden on yılda bu sayı üç katına çıktı. Buna ilaveten TEFAS’ta işlem görmeyen 600’e yakın yatırım fonu kuruldu. Aynı dönemde kıymetli madenler, bono, tahvil, likit enstrümanlar ve yurt dışı teknoloji hisseleri gibi tematik olmayan, esnek yatırım yetkisine sahip yüksek riskli fonlar da piyasada yerini aldı. SPK tarafından verilen tasfiye kararından önce piyasada 369 adet ‘Serbest Şemsiye Fon’ bulunuyordu.

Negatif faiz dönemi ve borsaya teveccüh

TEFAS’ın kuruluşu Türkiye sermaye piyasaları için devrim niteliğinde bir olay idi fakat tek başına bugünkü noktaya nasıl gelindiğini açıklamaya yeterli değildi. Fon konusunun gündelik hayata girmesi için bazı ekonomik nedenlere de ihtiyaç vardı. Bu bağlamda, Borsa İstanbul’un şahlanması için aranan kan, 2021 senesinin sonbaharında geldi. Faizleri yüzde 19 seviyelerinden yüzde 8,5 seviyesine kadar indirince barajın kapakları açılmış oldu ve yatırımcılar borsaya akın etti. MKK verilerine göre 2020’nin başında bakiyeli hesap sayısı 1,2 milyon iken bu sayı 2023’ün Kasım’ında 8,3 milyona ulaştı. Aniden fırlayan enflasyon karşısında bir kısım yatırımcı dövizi, bir kısım gayrimenkulü bir kısım da hisse senetlerini tercih etti. Büyük ölçekte herhalde borsaya ve hisse senetlerine olan rağbet döviz ve gayrimenkule nazaran daha az idi, ama bu da hisse senedi fiyatlarına yukarı doğru bir ivmelendirme vermek için fazlasıyla yeterli oldu.

Halka arzlar

2021’in son çeyreğinde hisse senetlerine yönelen yoğun likidite, karşısında yeterli arz bulamasaydı fiyatlar aşırı şişecek ve değerlemeler gerçeklikten uzaklaşacaktı. Sermaye piyasası aktörleri ve SPK, bu tabloya halka arzları artırarak çözüm getirdi. 2015-20 yılları arasındaki altı senede sadece 32 şirket halka arz edilmiş iken 2021-25 arasındaki beş yıllık döneminde tam 197 şirket halka açıldı. Halka arzların toplam tutarı önceki dönemde 2 milyar dolardan az iken, son beş yıllık dönemde 10 milyar doları buldu.

Eşit dağılım uygulaması

30 Mart 2023 tarihinde SPK halka arz edilen hisselerin dağılımı ile ilgili yeni bir karar aldı: Eskiden tahsis yöntemi ile ağırlıklı yabancı kurumsal yatırımcılara verilen paylar, yeni uygulama ile bireysel yatırımcılar arasında eşit dağıtıldı. Böylece sayıları milyonlarla artan küçük yatırımcının hisse senetlerine erişimi kolaylaştı. Ayrıca, fiyatların aşırı şişmesi durumunda (özellikle yabancı) kurumsal yatırımcıların ellerindeki hisse senetlerini piyasaya boca etme riski de kendiliğinden bertaraf edilmiş oldu.

Kazanç algısı

İşin bundan sonrası aslında bugün lağvedilmesi emredilen fonların neden popüler olabildiğinin temel açıklamasını oluşturuyor: Kazanç algısı. Bu algı, başta halka arz edilen hisse senetleri ile yaratıldı. Adı sanı duyulmamış şirketler halka arz edildikten sonra bulunmaz Hint kumaşı gibi prim yapmaya başladı. 2021 yılında halka arz edilen 52 şirketin hisseleri işlem görmeye başladıkları ilk 30 günün sonunda arz fiyatına göre ortalama yüzde 35 ila 45 arasında prim yaptı. Hatta, bu 52 şirketin 42’si ilk sekiz gün boyunca peş peşe tavan yaptı. Aynı senaryo 2022 yılında tekrar etti. Halka açılan 40 şirketin ilk 1 aylık getirileri arz fiyatlarına göre yüzde 65 ila yüzde 80 arasında primli idi. Bunların 36 adedi ilk 7 ila 12 işlem gününde her gün tavandan kapandı. Böylece, küçük yatırımcı kısa vadeli hareketlerle para kazanmaya başlamıştı. Hangi kağıdı aldığı önemli değildi. Önemli olan, alabilmek idi. Gerisini “kağıdın arkasındaki gruplar” halledeceklerdi. Gerçekten de, bu şekilde para kazananlar halka arzlardan ‘tatlı’ paralar kazandılar. Ama bu profile ‘yatırımcı’ diyebilmek ne kadar mümkün, ona siz karar verin.

Manipülasyon dönemi

Her ne kadar son üç senedir sürdürülen yüksek faizle dezenflasyon politikası borsadaki çılgın getirilere set çekti ise de bazı fon yöneticileri sihirli elleri ile kurmuş oldukları serbest fonlar üzerinden (en azından kağıt üzerinde) yüksek getirileri sürdürmeye devam ettiler. Nasreddin Hoca’nın “suyunun suyu” diyeceği türden fonlar üzerinden çoğunlukla likiditesi kalmamış, tamamı kontrollü olan hisse senetlerindeki sun’i fiyat artışları ile yüksek getiriler sağladılar. Bunların yönettikleri fonlar kısa vadede yüksek getiriye afyonlanmış yatırımcıları, onların başarısını görüp artık dışarıda kalmak istemeyen yeni kurbanları ve hatta finans sektörünün içinden gelip bunun bir gün sona erebileceğini bilen uzmanları dahi cezbetti. Taa ki, bir likidite krizi yaşanıncaya kadar. Bir de bakıyoruz ki, 500 bine yakın insan bu sistemin içinde sıkışmış durumda kalıverdi.

Mevcut yasalarla önce girip zamanında çıkarak fahiş karlar edebilmiş yatırımcıları suçlamak pek mümkün görünmüyor; en son fiyatlardan girip parası buharlaşan yatırımcılar da korunmuyor. Manipülasyon eylemleri cezalandırılacak olsa da fiktif olarak yükseltilmiş hisse değerlemelerindeki kaybın nasıl karşılanabileceği henüz meçhul. Parayı kapıp gidenler pişkin, müzik durunca ayakta kalanlar mağdur.

Şimdi ayıkla pirincin taşını. Tek çare, her şeyi şeffaf şeffaf göstermek ki, kimin ne niyetlerle hareket ettiğini kamuoyu bilebilsin.

5.10.2026

Yorum bırakın